Absürt Bakış

Çevremizde bulunan her soyut ya da somut kavramın aslında absürtlükten türediğini düşünmemek elde değil. En azından benim için böyle. Uzun zamandır ölümün kaçınılmaz bir son oluşunu ve intiharın sıradışılığı hakkında düşünmekte, okumakta, yazmakta, anlamaya çalışmaktayım. Yaşamı absürtlükten koparan tek nokta her ne yolla olursa olsun gelen kaçınılmaz son. Ama neydi bununla başa çıkma yöntemi?

Albert Camus’nün Yabancı adlı eserindeki Meursault karakterini düşünün. Meursault sahildeki insanı gerçekten kendisine zarar vereceği için mi öldürmüş, ya da öldürmesi veya öldürmemesinin bir önemi olmadığı için mi öldürmüştü?

Kesinlikle ilkinin olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mahkeme sürecinde Meursault şunları söylemektedir: “Bense ellerim boş gibi duruyordum ama kendimden de, her şeyden de emindim, ondan daha emindim, hayatımdan da, gelmek üzere olan şu ölümden de emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu. Ama hiç değilse, bu gerçek beni nasıl kavramışsa ben de onu öylece kavramış bulunuyordum.” Cinayeti işledikten sonra bunu anlamış diyebilirsiniz. Ama annesinin ölümüne de aynı şekilde tepkisiz kalmış, kitabın kendi konseptiyle yabancılaşmıştır. Hissiz, tepkisiz, her olguya yabancılaşmış bir karakter olarak gözükmektedir. Meursault için eylemlerin ve sonuçlarının doğru mu ya da yanlış mı olduğu önemli değildir. O kurallara ve toplumun dayatmalarını çoktan görmüş, yaşamın absürtlüğü içindeki bağlarını koparmak için istemli veya istemsizce hissizleşmiştir. Bu bir refleks haline gelmiştir. Her olayda gitgide hissizleşmektedir.

Bir de Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eserindeki Gregor Samsa karakterini düşünün. Bulunabilecek en absürt haldeyken bile işe gitmeyi, ailesinin geleceğinin buna bağlı olduğunu düşünüyor. Ve bir bölüm şöyle yazılmış: “Gregor, işyerindeki konumunu büyük bir tehlikeye sokmak istemiyorsa, yetkili temsilcinin bu ruh haliyle gitmesine kesinlikle izin vermemeliydi, bunu anlıyordu. Anne ve babası bütün bu olup bitenleri pek de iyi kavrayamıyorlardı; uzun yılların ardından, Gregor’un bu iş sayesinde ömür boyu geçimini sağlayacağı inancına kapılmışlardı ve şu anda başlarındaki sorunlara kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki, ileriye yönelik her tür önseziyi yitirmişlerdi. Ama Gregor bu önseziye sahipti. Yetkili temsilcinin tutulması, sakinleştirilmesi, ikna edilmesi ve nihayet kazanılması gerekiyordu; ne de olsa Gregor’un ve ailesinin geleceği buna bağlıydı!” Gregor, bulunduğu absürt durumu kabullenmemek için durumu olağan bir şeymiş gibi yaşamaya devam eder. Bir gün eski haline döneceği inancını korusa da bulunduğu duruma da alışmıştır.

Bu iki absürt hikayenin de ortak noktası yokmuş gibi görünür. Ama bence vardır. Her absürt hikayede filmde vs. karakterlerin bulunduğu durumlara verdiği refleksleri okur veya izleriz. Gerçek hayatımızda da bu böyledir. Kimi daha çok para kazanmaya, kimi daha çok bilgi edinmeye, kimi mevki kazanmaya, kimi de mala mülke sahip olmaya çalışmaktadır. Ama verdiğimiz reflekslerin oluşum amacı aynıdır. Hayatın absürtlüğü…

İlk paragraftaki sorduğum soruya gelirsek. Bu, benim için absürtlüğü koparma yollarını incelemekle mümkün oluyor. Yani bununla başa çıkma yöntemim bu. Peki sizin ne?

Reklamlar